İstiyordum sanırım sevmeyi, sevilmeyi. Uğraşıyordum. Kalın tuğladan örülmüş yılların duvarlarını kırmaya istiyordum. Ama duvar sertti, elim ise güçsüz. Kıramıyordum. Çaba göstermediğimi söyleyemem, neden kendimi hapsedeyim ki, neden bunu ister insan. Ama bazan da yapar. Hiç değilse korkusundan yapar. Yüreği yetmez. Geçmişine gider, geleceği hayal eder, hep bir dünya yaratma telaşında kaybolup gider. Aman Allah’ım hep bir koşuşturmaca ve beğenmeyiş, olmayış, olduramayış. Kavga küçükken başlar, büyümelidir insan. Küçük, zayıf ve güçsüz görünür çocuk, delicesine, ölesiye büyümek ister. Ben öyleydim hiç değilse. Neyse sonra daha fazla büyümek, daha fazla büyümek ister durur insan. Sonu yoktur bunun. Bir çocuk nasıl büyük adam olur? Nedir bunun sınırı peygamber mi olmalıdır, yoksa cumhurbaşkanı mı olmalıdır, ya da dünyanın en zengini mi, nasıl büyür, nasıl yenilir bu korku ve kurtulabilir insan bu telaştan. Ne kadar para kazanılmalıdır, yeter bitti diyebilmek için. Kime göre neye göre varsayılır zenginlik ve nedir? Neden lazımdır ve neyi çözer? Ölüm ne zaman gelecektir ve telaş bitecektir. Sonu gene yaratan koyar, ya bir hastalık ile sakatlanır veya ölürsünüz ve hikâye biter. Yaşarsanız bitmeyecek bir pişmanlık ile ölümü beklersiniz, ya da ölürseniz her ne oluyorsa bilmiyorum ama olur.
Bilinmiyor hiçbir sorunun cevabı. Ben bilmiyorum. Birini sevdim ve o da beni sevsin istedim ama olmadı. Bu hiçbir zaman olmadı ve sanırım hiçbir zaman da olmayacak. Sevgi çok güç bulunan bir şey ve işte yine bir ayrılık sonrası umutsuzluk ve karamsarlık içinde yazılan şeyler. Ben yazı yazamıyorum. Kendimi dengelemem çok güç o yüzden beğendiğim yazıları paylaşsam belki daha yararlı olur. Kalemim zayıf, Türkçem zayıf. Ne sevmeyi, ne yazmayı bilmiyorum.
Ama sevgi işlerinde çok yordum, yoruldum. Sevdiğim kadın hakkında biraz yazmak istiyorum. Ama içimden gelmiyor. Bir tarafım istiyor, diğeri hiç istemiyor. Ölesiye kaçıyor. Çocuğuma olan sevgimi yazayım diyorum. Yok. Tanrı sevgisi, doğa sevgisi, kedi sevgisi; olmuyor. Hiçbirini bulamıyorum. İçim sanki bomboş. İyice boşaldı ve bir sessizlik. Ama böyle dingin bir şey de değil. Yüreğim ağzımda sanki her an bir şey, kötü bir şey oluverecekmiş gibi. Dünya yörüngesinden çıktı çıkacak. İçimdeki bilinç altımdaki varlıklardan biri çok kötü bir şey yapacak. Korkuyorum. Bu korkular ne sevmeme ne de sevilmeme izin veriyorlar. Yüzleşmem gerek. Herkes gibi yüzleşmek zorundayım.
Herkes geliyor, gidiyor bir tek aile kalıyor geride ve rüzgâr diniyor, yağmur, fırtına diniyor.
Dostoyevski ‘Yeraltından Notlar’ kitabını şöyle bitirir.
‘Bu ‘Notlar’’a burada mı son vermeli acaba? Sanırım bunları yazmakla zaten hata ettim. Daha doğrusu, bu hikâyeyi yazarken yeterince utandım: Yani bu, edebi bir eserden ziyade günahlarımın kefaretini ödemek oldu. Bir köşeye çekilip ahlak bozukluğumla bütün bir ömrü nasıl heba ettiğimi, kötücül, boş gururum yüzünden yaşayan alemle her türlü bağı keserek nasıl yeraltına çekildiğimi uzun bir öykü gibi anlatmanın hiçbir ilginç yanı yok elbette; hem romanda bir kahraman olmalıdır, halbuki benimkinde bir kahramanın tersi tüm özellikler kasten bir antikahramanda toplanmış. Bütün bu yazdıklarımın tatsız bir etki yaratacağına da eminim, zira hepimiz yaşamla bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız. Hatta yaşamdan öylesine kopuğuz ki, gerçek ‘canlı hayata’ karşı adeta tiksinti duyuyor, bize hatırlatılmasına dahi katlanamıyoruz. Öyle bir hale gelmişiz ki, gerçek ‘canlı hayat’ bize adeta bir iş, bir ödev gibi görünüyor, onu kitaptan öğrenmeyi yeğliyoruz.’
© Copyright – All right reserved.