Ağustos 2020, Hülyanın cenazesi

Bugün, dün hayatını kaybeden Hülya’yı uğurlamak için, anne ile cenazesine gittik. Bu kavurucu sıcakta kuru toprağa verdiler bedenini. Bugün yeryüzünden yok oldu küçük ve genç bedeni.  Yer altına indirildikten sonra üstü örtüldü. 

Öyle yapmak gerekiyordu. 

‘Yapacak bir şey yok’ dedi bir kadın cenazeden ayrılırken. 

Yapılması lazım şey yapılmıştı. Bunun verdiği bir rahatlık vardı sanki çoğumuzun yüzünde. Hülya’nın artık kimse için başka bir sorun çıkarma imkânı kalmamıştı böylece.  

Düne kadar canlı olarak yaşamış bedeni bozulmadan, saygı ile, olurunca toprağa verilmişti. Biz öyle yaptık. Hiç tanımazdım. Anne; akrabamız dedi, ağladı. Cenaze namazı mezarlıkta kılındı. Annede cenaze namazı kıldı. Kadınlar da artık cenaze namazı kılıyordu. Bu sefer tek anne kıldı.  

Mezarlıkta kılındı cenaze namazı, çünkü şu sıralar öyleydi. Eskiden camide kılınırdı.  

‘Bende namazını kılabilir miyim?’ diye bir adama sessizce sordu anne. 

‘Şöyle arkada kıl’ dedi adam. 

Yüze yakın erkek cenazeyi taşıdılar, iki sıra halinde elden ele, kolları omuzdan yukarıda. Dört kollu tabutu, dört kolundan birer, ikişer adam ve tabutun gövdesinden ikişerli dört adam elden ele omuz üstünde taşıdılar. Başlarda herkes heyecanla sıraya geçti, kısa süre sonra 8-10 kişi kalan adamlar önceden kazılıp hazırlanmış, derin çukura, boş mezarına taşıdılar, battaniyeye sarılmış ve sıkıca bağlanmış bedenini Hülya’nın. 

Artık oradan çıkamazdı, derindi. 

İki kişi mezarın içinde kaldılar ve tahtalar ile hasır kilimi üstüne örtüp sıkıştırdıktan sonra yukarıdakilerin yardımıyla çıktılar mezardan, orada kaldı Hülya tek. Hülya mıydı orada kalan yoksa Hülya’nın bedeni miydi bilmiyorum.  

Mezarın bulunduğu yer ilk bakışta fark edilemeyecek kadar güzeldi. Lübnan sedirlerince oluşturulmuş bir yarım hilalin ortasında duruyordu çukuru Hülya’nın. Sanki yaşlı bir kültürün genç birer fertleri olan genç sedirlerce karşılanıyordu Hülya işte. Toros sedirleri çok eski bir kültürün izlerini, miraslarını hep içlerinde taşısalar da bunlar yeni dikilmiş, bakımlı, şanslı olanlar arasındaydı. Allah’ın sedirleri bakacaklardı artık Hülya’ya. 

Adını oradan almasına rağmen Lübnan’da neredeyse hiç kalmamıştı artık sedir ormanı. Seydişehir’den Antalya’ya giderken Toros dağlarına tırmandıkça görülen kayaların üzerinde bitivermiş gibi görünürler sedirler. Oysa kireç taşlarının altı zengin topraktır. İnsanın göremediğini görür sedir kökleri, böylece ulaşırlar zengin toprağa. Kireç taşını kırıp zengin toprağı ve nemi arayan güçlü köklerine benziyordu buranın insanı da.  Tıpkı Tanpınar’ın dediği gibiydi ‘Dıştan bakınca kurak ve yavan, içeriden derin ve hüzünlü’. 

Bu sade, gösterişsiz, eski, yaşlı ve derin kültürün adeta yok oluşuna şahit oluyorduk. Gösterişsizdi, gösterecek çok şeyi kalmamıştı belki, çok kaybetmişti, yaşlıydı. Toprağa yıllık düşen yağışın metrekare başına bilmem kaç milimetre küpün altına düşmesi ile yok olan bitki örtüsü gibi, yağış miktarı azaldıkça insan örtüsü de kayboluyor, kültür, yerini boşluğa bırakıyordu. Bir nevi çölleşiyordu. Kaybolan ahenk ve uyum beraberinde pek çok şeyi götürüyordu. Bizi hayatta tutan ritim ile birlikte kayboluyorduk. Allah’ın sedirleri Lübnan’da yağma ile yok edilmiş olsalar da gemilerde bir kültürü geleceğe taşımayı başarmış görünüyorlar. 

‘İntihar etmiş, kendini asmış’ dediler. 

‘Bu dünyasını da, diğer dünyasını da yakmış’ diyenler oldu, 

‘Çocuklarını yalnız bırakmış, çocukları daha küçükmüş’ diyenler oldu, 

‘Annesi ne yapar, zaten hastaydı, o da dayanamaz ölür yakında’ dedi bir kadın,

‘Boşandığı eski kocası doktordu, ayrılmışlar ama çocuklarına bakıyormuş, her masrafını çekiyormuş, onlara villasını da bırakmış ta gitmiş dediydi annesi’ dedi anne. 

Bugün bir insan daha aramızdan ayrıldı ve kayboldu. 

Bugün toprağımıza düşen yağmur damlalarından biri daha kayboldu. Artık çöl olmaya biraz daha yakınız. Hülya’nın cenazesinde toprağın kuruluğunu ve havada savruluşunu ve artık sadece bir toz bulutundan ibaret olduğunu, suyu içine çekişini ve yok edişini gözlerimle gördüm.   

Bizler ölümü bilmiyorduk, hiç görmemiştik. Herkes gibi yaşamak istiyordu topluluk. Kolay değildi insanın öleceğini kabullenmesi. Ölümü bilmiyorduk ama yaşam buralarda Suğla ovasında rüzgarla savrulan bir başak, Hülya’nın mezarı tozumasın diye plastik ibriklerle boşaltılan suydu. 

Ağaçlar Hülya’ya selam durmuşlar, sabırla bekliyorlardı, bekleyeceklerdi, yüzyıllarca. Hülya ve yeni arkadaşlarının bedenleri onları beslerdi. Sedirlerin oluşturduğu Hilal’in açık tarafında kalan kaldırım ve küçük bir asfalt yola dolmuştu insanlar ve dualar ile uğurlanmıştı bedeni ve ruhu. Mezar çukuru kapatılırken 6 adam, 6 kürek savurdu, güneşin yaktığı bu mevsimde, bozkırın çıplak toprağı iyice kurumuştu. Toprak, sapları odun ve ucu demirden dövülmüş inşaat kürekleri ile savruldukça ortalığı toza buladı. Kürek uzun odun sapından tutulup bacak ile birlikte sırt kaslarının gücüyle savrulur. Gücün anlamını veren istinat noktası kaybolmuştu Hülya’nın hayatında boşlukta bir savruluş ile buraya gelmişti. 

Başlarda herkes Hülya’nın mezarına bir kürek toprak savurmak isteyip sıraya geçiyordu. Çok geçmeden, bu iş kürek sayısı kadar insana kaldı, insanlar terler, yorulur, küreği almaya gönüllü çıkana kadar devam ederlerdi savurmaya. Sonlarda gönüllü de olmazdı, gençler yere bırakmayı gençliklerine yediremediğinden, nefes nefese atarlardı tüm toprağı mezara. Bacaklarında kot pantolonu, Skechers marka spor ayakkabısı, sırtında dar mavi bir tişört bulunan, zayıf yapılı genç başından sonuna kadar bırakmadı ortadaki küreği. Çıkan toprak bire iki bire üç nispetinde çok olur hacmen. Bu yüzden kabarık bir mezar oluşturulur, kendi toprağı üstüne yığılır, toprak dağılmasın, suyla yağmurla akıp gitmesin diye çıkan taşlarla etrafı şöyle böyle çevrilir ve üstü dengelenir, düzlenirdi. Bu yapılırken benim aklıma hep derin kazılmadığı için köpekler tarafından açılan mezarlar ve köpekleri doyuran ölü bedenlerin öyküsü gelir. Mezarları derin kazmalı. Bahar geldiğinde belki menevşeler, yarpuzları, gelincikler, papatyalar biterdi mezarının üstündeki kabarık toprakla, yahut babası gelip çiçek dikerdi kızının mezarına. Hiçbir şey dikmeseler dahi, doğa bir şeyler ekerdi. Yaşar Kemal’in çakır dikeni, bin yıl öteden gelen motifler ile bezeli deve dikeni, çoban çökerten, hindiba, gelincik, turuncu gelincik, leylak rengi yarpuzlar örerdi, sarıp sarmalar illa ki bir şekilde kapatırdı mezarı. Bakımsız kalmazdı, dikenler yaklaştırmazdı kimseyi. Yeterdi Hülya’nın artık çektiği. Yetmişti. Öyle ya; çocuğu olan, dul bir kız çocuğunun bakımından daha kolaydır; mezarının bakımı. Toprak zamanla çöker, beden eridikçe, etrafla denk olur. Ondan sonra yaparlar mezarın kalanını, önce beklenir çöksün diye. 

Toprak kuruydu, canlı olamayacak, hiçbir canlıya hayat verecek takati kalmamış gibi duruyordu. Sanki ölüm bulaşmıştı toprağa da. Sürekli plastik ibriklerle su taşıdılar, üstüne döktüler, tozumasın diye, bana mısın demedi. Ölüme sessiz kalan bizlerden hıncını alırcasına tozu dumana karıştırdı, tozudu.  Altı adamın elinde, altı kürek boyuna toprak savurdu ve koca mezar hızla kapandı. Toprak savruldukça ortalık toz dumanı oldu, azıcık akan gözyaşı bile gözden çıkmadan kuruyordu. Kokusu insanın zihnine, ruhuna işleyen bir kuruluk, toz bulutu vardı. Bir ağır gece rüzgârı gibi insanın yüzüne inen. Kurtarmadınız, yaşatmadınız, ölümümden siz de mesulsünüz der gibi zonkluyordu. Figan feryat ağlayan yoktu. Olanca toprak Hülya’nın üstüne kapandı. Nefes yoktu, hava yoktu, su yoktu, ışık yoktu, Hülya için artık çocukları yoktu, annesi yoktu, hemşirelik, hastane yoktu, boşandığı eski eşi ve sorunları, neşesi, kullandığı ilaçları, bir gün mutlu olma umudu yoktu. Hülya için artık huzur da yoktu, çünkü artık Hülya diye bir şey yoktu. Yok olmuştu işte, bildiğimiz bu. Sadece anıları, sevenleri ve sevmeyenleri için, annesi ve çocukları için ve eşi dostu için anıları vardı. Zamanla yavaş yavaş silinecek anıları. Cenazesinde 100’e yakın erkek, 10’dan biraz fazla kadın vardı. Çocuk hiç yoktu, çocukları yoktu, annesi de yoktu, dayanamaz, gömüldüğünü görmesin diye getirmemişlerdi annesini. 

Tek başınalık zordur derler. Yalnızlık Allah’a mahsustur deyişi ve anlayışı yaygındır. Ayrılınca çiftler, üzülür herkes doğal olarak, üzülmek belki anlaşılabilir, ama neden kahrolurlar, anlaması zor biraz. Tek başınalık acayipliktir, kolayca kaybolur gençliğinde insan denilir. 

Toplum içinde yer edinmek daha bir güç olur. Aileden yardım ister, biraz sahip çıkılmak ister. Batılı gibi değildir, yapamaz tek başına, biraz sıcaktır, kıpır kıpırdır, hayatın içinde kalmak, korunup kollanmak ister bu coğrafyanın insanı. Çocuk dediğin bizde düne kadar toplumun içinde sokakta çocuk oyunuyla büyüyen, aile içinde elden ele gezerek, türlü destek ile toplumun içerisinden çıkıveren bir şeydir. Ya da insan bir çocuk yetiştirinceye kadar öyle, kendiliğinden oluveriyor sanar. Toplumun içinde, toplum için, tarlanın içinde kendiliğinden bitiveren ot gibi bir şeydir. Bizde çocuk ‘vatana millete hayırlı olsun’ diye diye büyütülür. Mısır tarlasındaki sapların sırtsırta vererek büyümesi gibi toplum dip dibe saf tutup birbirinin gölgesi, desteği ola ola ayakta kalıyordu. İşte o mısır tarlasından birbirinin hemen aynı boyunda, irili ufaklı işçiler, memurlar, aşçılar, temizlikçiler, dolandırıcılar, doktorlar, yan kesiciler, öğretmenler, iyilik sever amcalar, çocukların gözdesi mahalle bakkalları, kapıları onlara her zaman açık olan evden kovulan erkeklerin sığındığı kahvehaneciler, fabrikada çalışan işçiler, yer altında çalışırken ölen madenciler, işçilerinin yüz katı kazanan restoran, binlerce katı kazanan otel sahipleri, milyonlarca katı kazanan fabrikatörler, sokaklarda yaşayan çocuklar, onları umursamayan, bakmayan, yok sayanlar, sevenler, kedilere her gün üç tekerlekli elektrikli bisikleti ile mahalle mahalle dolaşarak deri, kemik parçaları atan teyzeler, birbirlerini dolandıra-dolandıra zengin olan uyanık akrabalar, karısının tek arzusu olan aile konutunu almak veya daha kötüsü eşyalarını yenilemek için babasının mirasını üç kuruşa uyanıklara satan acınası kocalar, okumaya çalışan çocuklar, okutmaya çalışan anne-babalar, esnaflar, tüccarlar, kabzımallar, manavlar, pazarcılar, pazarlamacılar, hepsi birden birbirlerine destek oluyorlardı. 

Bana öyle geliyordu ki Hülya’ya destek olmamışlardı. Bir şekilde kaybolmuştu. Başka bir tarlada bir başına mısır fidanı gibi kalmıştı. Rüzgâr ise sertti. 

© Copyright – All right reserved.