Taş binalar: eski, tarihi, kısa katlı, taş binalar; doğrusu ortalarında küçük, bakımlı, temiz ve yeşil bir bahçe saklıyor gibiler. Şehri koruyan surlar gibi güçlü ve dinçler. Bahçeyi çepeçevre saran hastane, yaşlı hane ve bir tane kilise var. İç bahçenin ortasında iki tane havuz, bir tanesinde su kaplumbağaları var. Sanki ölüymüş gibi sakince duruyorlar. Kaplumbağaların hareketsiz, irili ufaklı, siyah derisinde kırmızı şeritler taşıyan başları var. Gerçekte kaplumbağalar hareket ediyorlar, ama ben onların hareketini görecek kadar sabırlı değilim. Sadece yavaşlar. Diğer havuzda balıklar ve su, havuzun içine atılmış bozuk paralar var. Agos bir fırça, süpürge ve tırmık yardımı ile ilk olarak patikalardaki büyük parçaları ve tozları süpürüyor. Sonra bahçenin arnavut kaldırımı parkelerini, hortuma takılan bir parça ile tazyikli su yardımı ile temizliyor. Bitmiyor, sonrasında kuşların; aslında hemen hepsi karga olan kuşların dışkılarını küçük bir fırça ile sabırla, teker teker temizleyip yıkıyor.
Arnavut kaldırımı taşlardan oluşan patikalar güneşle tertemiz parlıyor. Bahçede bu patikalar ve havuzlar dışında banklar var. Ağaçlar, çimen, çiçekler ile bezeli güzel bir yeşil gelenleri karşılıyor. Daima temiz ve bakımlı bir bahçe görmek her halde görenlere hiç değilse bir miktar huzur veriyor. Beni de çok etkiledi elbette bu bahçe ama biraz değişik bir şekilde, bu hastanede çalışmaya başladıktan üç ay kadar sonra; geçmişten, çocukluğumdan bazı anılarımı, eski öğrendiklerimi hatırlattı. Bilinç altımın derinlerinden bilgiyi, hafızama kazınmış anıları tutup çıkarmak ve üzerinde çalışıp, tozlarını, kirlerini temizleyip ortaya çıkarmam kolay olmuyor.
Çocukken dedemin küçük bisikletçi dükkanına giderdim. Bir yıl veya iki yıl yaz tatillerinde dokuz, on yaşlarımda iken ben dedemle dükkâna sabah erkenden gidiyordum. Bisikletçi Osman Arın’ın dükkân çırağıydım. Her sabah erkenden kalkıp dedemin arkasında motora binip dükkâna gidiyordum. Akşam dedemle beraber geliyordum. Yani tüm gün çalışıyordum. Sabah dükkân açılır açılmaz, çarşı musluğundan doldurduğum sürahinin suyunu önceden süpürdüğüm dükkânın önündeki küçük kaldırım ve asfalta döküp yolu yıkardım. Beton ve asfalttan oluşan ve aslında sulamaya gerek olmayan bu bölgeyi her sabah sürekli olarak ıslatırdım. Bazen öğlen veya akşam üzeri de toz olduğunda, ya da hava çok sıcak olduğunda yıkayıp ortalığı serinletiyordum. Sandalyelerde dükkânın önünde oturuluyordu.
Biz acaba dedemle neden her gün sabah erkenden işe gidiyor ve iş yerinde, ilk iş olarak kapımızın önünü süpürüp yıkıyorduk? Derdimiz neydi, her Allah’ın günü bunu defalarca yapıp durmalarımız, sabahın yedisinde, kuşlarla bir uyanıp, bisiklet parçacısı dükkânını açmamızın sebebi neydi? Her neyse para kazanmak hırsındaydı dedem sanırım veya çalışmaya, işe aşıktı. Çünkü dükkân akşam, gün kararmadan kapanmazdı.
Surp Pırgiç Ermeni hastanesinin bahçesi neden her sabah erkenden yıkanıyordu? Neydi bunların sebebi, hastanedeki düzenin, işe giriş-çıkış saatlerinin neredeyse bir askeri nizamla kontrolünün bununla nasıl bir ilişkisi vardı? Anadolu’da yüzlerce yılda oturmuş esnaf kültürünün, kanıksanmış, kabul edilmiş bir yansımasıydı sanırım bu kapının önünün temizliği ve iş saatlerinin önemli oluşu. Hiç bilmiyorum.
Dedem bana bunu neden yaptığımızı hiç açıklamadı, ben de hiç sormadım. Yaptık işte, arada bir tekrarlar söylerdi, ama sabahları ben zaten alıştığım için otomatik olarak görevimi bilir yapardım. Ben de hiç sormadım. Neden bilmiyorum, zor da gelmiyordu bana, bir şeylerin parçası olmayı hep sevmişimdir. Bunu yapmamızın bence gelenek, görenek, alışkanlık vesaire ile hiçbir alakası yoktu.
Dükkânın önünü temizliyorduk. Açıklama bu kadar basitti. Basit şeyleri, işleri, cevapları hep sevmişimdir. Dedem bunu bana bir şey öğretmek için filan yapmıyordu, eskiden ben olmasam da o veya oğlu bunu yapıyorlardı. Ona sorsam ne derdi bilmiyorum. Ama görünen şeyin dışında bunun hiçbir anlamı ve sebebi yoktu. İşte tozu toprağı temizliyorduk. Ermeni hastanesinin bahçesinde bunun sıkça yapılmasının sebebi de basitti, kargaların pislikleri çok büyük oluyor. Sürekli temizlemek gerekiyor. Bahçe çok güzel peyzajlı ve ona pislikler ile gölge düşsün istenmiyor. Temizlik önemseniyor. Öğreti aslında oldukça basit. Temizlik pislikten iyidir ve temiz olmak önemlidir.
Dedemin dükkanının önü, dedemin iş disiplini, benim şimdiki işim yani doktorluk, temizlik ve düzen anlayışları, bunların birbirleri ile nasıl bir ilişkileri var ? Tüylerimi diken diken edip beni buraya, bunları yazmaya sürükleyen oldukça itici olduğunu tahmin ettiğim ve beni korkutan şey ne olabilir? Hiç değilse bir tahminim var. Disiplin konusu bu sanırım. Anlaşılmayacak bir şey yok. İnsan niye yazar, mutlu olmak için ulan mutlu olmak için. Her şeyin başı işte bu lanet ‘mutluluk’ için gereken şey de basit. Biraz disiplin. Biz neden yaşıyoruz, kendi ruhumuzu sağaltmak için. Amacımız her halde kendi özümüzü ifade etmeye çalışmak.
Disiplin hem sağlıkta hem eğitimde ve dahası iş hayatında oldukça önemlidir. Bunu hemen herkes bilir. İş her sabah gidilen bir yerdir, arada tatiller de yapılarak, işte verim artırılır. İş bizi mutlu eder, bir işe yaramak her şeyden önce ruhumuzu iyileştirmez mi? İşe yaramaz olmak istemeyiz. Ne olursa olsun, en küçüğümüzden en büyüğümüze kadar hepimiz bir şeylerde iyi olmak isteriz. İyi olduğumuz alanlar vardır onları bulup keşfetmek yolculuğudur aslında uğraşımız. Elbette hepimiz, sevdiğimiz işi yapabilme özgürlüğüne henüz sahip değiliz. Ama iş demek aynı zamanda elbette para kazanılan bir mecradır. İş yapmak, para kazanmak demektir, profesyonel olmak, bir işi para karşılığı yapan kişi olmak demektir. Öyle ise para nedir sorusu hemen aklımızı kurcalar. Para bir emeğin haklı karşılığı olarak alınan ödüldür. Biçilen değerdir. Bu değer bazen çok fazla şey elbette satın alabilir, ama bence asıl önemi daha çok yapılan işe değer katmasındadır. Hemen hepimiz bir şeyler yapar, satar, alır, az veya çok para kazanırız. Yaptığımız iş az kişinin yaptığı bir iş ise daha çok kazanırız. Zor işleri yapabilmek, özellikle cesaret gerektiren atılımlarda, girişimlerde bulunmak ise ciddi riskler taşımakla birlikte, haklı olarak daha da çok para kazandırır. Burada korkularımızdan da bahsetmek zorundayım. Cesaret ve korkunun birbirinin zıddı kelimeler olduğu açık. Bizi kendimiz olmamız ve kendimizi ifade edebilmemizden alıkoyan iki şeyden biri mutlaka içimizdeki korkularımızdır. Elimizde iki sebep varsa diğeri de bence tembelliktir. Korku seviyesi düştükçe gelir miktarımız ilginç bir şekilde artabilir. Sanıyorum disiplinli çaba ve cesaret oldukça gerekli meziyetlerdir.
Herkesin bir işi olması, çalışıp kazanması, emeği, alın teri çok değerli ve anlamlıdır.
İşin önemi ve disiplin konusuna dağılmadan geri dönmem gerekirse, şunu iyi biliyorum ki düzenli ve disiplinli yapılan bir işte başarı mutlaka bir gün gelmektedir. Çoğu zaman bu umulmayan bir zamanda olsa da her gün atılan, yorucu olmayan ufak adımlar, süreklilik taşıdığında mutlaka ya başarıya ya mutluluğa ya da paraya işte hangisi hedefleniyorsa ona -çoğu zaman hepsine birden- dönüşmektedir. Gerçeklerin bir süre gölgede kalsalar bile ortaya çıkmak gibi güzel huyları olduğu çok eski bir bilgidir. Her gün yatağını toplayan birisi, her gün sabahın köründe bahçesi temizlenen bir hastane, dükkanının önünü yıkayıp süpüren bir esnaf hepsi de eski, kadim bir kültürün parçaları olarak aynı öğretiyi tekrarlamaktadır. Disiplin.
Disiplinli bir şekilde çalışmak. Hayatı anlamlı kılan bir değerdir ve değer yaratan bir mucizedir. Her gün bahçemizi süpürmek evet temizlik için yapılıyor. Ama disiplini, sürekliliği, azmi, mücadeleyi, hayatla ilgili hemen her şeyi içine almış, değerli bir süpürgedir yerleri temizleyen. Koca bir dünya, bu dünyadaki haksızlıklara yönelmiş, bir başına, büyük bir başkaldırıdır.
Ve iş dediğimiz şey, severek yaptığımız bir şeydir. Sevmek çok önemlidir ve insan sadece sevdiği bir işi bu ölçüde disiplinli bir şekilde yapabilir. Sevmek, söylenirken oldukça kolay olan bu bir kelime, tüm hayatın özüdür. Sevgi insana yaratıcı tarafında bahşedilmiş en büyük değerdir. Sevdiğimiz bir işi yapmak bizi genç tutar ve yaşama sebebimiz olsa gerektir.
Sevmek konusu çok önemlidir.
İnsanlar işlerini yaşlandıkları veya hastalandıkları için mi bırakıp emekli olurlar? Yoksa işlerini bıraktıkları için mi hasta olurlar? Diğerlerine ister inanın ister inanmayın ama bu kısmı benim işim. Geceli gündüzlü on yıllardır bu zorlu işi yapıyorum, çoğu ay lanet olsun diyerek, söylene söylene ayda binden fazla hasta ile ilgilenerek bir ömrü tükettim sayılır. Kimseyi bir şeye ikna etmekle, bu sıradan yazıyı satıp para kazanmakla ve hatta doktorluk yaparak hayatımı kazanmak, evimi geçindirmek gibi uğraşların hiçbirine ihtiyacım kalmadı. Mütevazi hayatıma yetecek kadar gelirim olduğunu söyleyebilirim. Çünkü çok çalıştım. Ekonomik anlamda her şekilde özgür olduğumu söyleyebilirim. Hastalar bana güvensinler ve gelsinler, ben de para kazanayım diye bir derdim hiç yok, onun için bu kadar edebiyat katliamı yapmaya inanın değmez. Kimseden hiçbir şey istemiyorum, zaten eskiden de istemezdim ama artık özellikle reddediyorum. İyilik ve yardım istemiyorum. İşte yine konu dağıldı. İnsanlar ya sevmedikleri bir işi yaptıkları için hızlıca emekli oluyorlar sonrasında yaşlanıp, hasta olup ölüyorlar, ya da sevdikleri işi yapamaz hale geldiklerinde üzüntüden hasta oluyorlar.
İş ve disiplin biz insanların sağlığı için çok hayati değerler. Bunu çok iyi biliyorum. Sağlık konusuna ömrümü verdiğim için çok iyi biliyorum. Bunlar ikinci tekrar oldu ama silmiyorum. Önemli. Bugüne kadar benim tüm hayatım buydu, o kadar çok çalıştım ki ne birini sevebildim ne de birisi beni ‘insan olarak’ bugüne kadar sevdi. Kızım Alpin hariç. Bu sıkıcı ve sıkı; tıbbi işler ile ömrümü tüketmiş olabilirim. O yüzden çok iyi biliyorum.
Ama bu işin bana bir katkısı da olmadı sayılmaz. O kadar çok zorlandım ki bugüne kadar, zorla kendini bana sevdirtti. Buradan yola çıktım ve sevgi tanımımı, hayata bakış açımı güncelledim. Sevmek için çok ileri düzeyde zorlanmak ve çile çekmek gerekir. İnsanoğlunu seven tek kişi Hz. İsa olabilir. Ama Hz. İsa bu sayede insanlığın elbette kaderini değiştirdi. Öyle değil ben peygamber elbette değilim. Sınırlarda gezindiğim zamanlar olmuyor değil tabii, aslında Hz. İsa da tabii ki şifacıydı. Ben tüm insanlığı o kadar çok sevemem.
Anne çocuğunu nasıl sever? Dokuz ay karnında taşıdığı için mi, hayır diyemem ama bu meziyetin yeterli olmadığından eminim. Onun altını alır, kaç yıl çabalar. Uyumaz, karnı sürekli acıkır bu küçük insanın, gazı vardır, sürekli ağlar, sık sık hasta olur, yıllarca annesinin memesini sürekli sömürür. Kucağından inmez. Bu küçük insan sokakta yürümeye bile korkar hep kucak ister. Azıcık büyür, dertleri de onunla beraber büyür, okula gider, kavga eder, yemek beğenmez, altına kaçırır, bir insanoğlunun çekebileceği pek çok çileyi sekiz on yıl içinde bir küçücük insan ebeveynine yaşatır. Bir anne ve anne sevgisi böylece ortaya çıkar. Dokuz ay karnında taşımak bunların yanında herhalde bir hiçtir. Bunlar zamana yayılmış kronik bir çiledir ve zor bir iştir. Anne ile çocuğu bağlayan da işte Hz. İsa örneğine benzeyen derin bir çabadır. Sevgi ancak bu çabadan sonra ortaya çıkan bir şeydir.
Beni de işim ile bağlayan, işimi sevmemi sağlayan çile de, şimdilik 20 yılı doldurduğum, geceli gündüzlü çabalarımdır. O yüzden bu işi sevdiğimi iddia edebiliyorum. Sevmek çok yoğun ve uzun süreli, disiplinli bir çalışma gerektiren zor bir iştir.
Güneş batacak, ama biliyoruz ki yarın yine doğacaktır. Ve bizler bir gün öleceğiz bunu da çok iyi biliyoruz. En iyisini yaratıcı bilir. Bugüne kadar yaptığımız ve yapacağımız hemen her şey birdir ve aynıdır. Biliyorum ki her yol aynıdır ve yollar hiçbir yere çıkmazlar. Hiçbir yol hiçbir yere varmaz. Bu yüzden ben en mutlu olacağım yolda yürümeyi, belirsizliklere yelken açmayı seviyorum. Mutlulukla ve sağlıkla bahçemi süpürmeye, yıkayıp parlatmaya devam edeceğim.
Özgür Yalın
© Copyright – All right reserved.